ANNE FİKİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANNE FİKİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Olasılık-İhtimal-Süreklilik Analizi :D




Bizim evde - iki akrep çocuğuyla - akılınıza gelebilecek her türlü eşyamızın kırılabilirlik, kirlenebilirlik, bozulabilirlik ve ortadan yok olabilirlik olasılığı çook çok yüksek.

Saklanabilirlik olasılığı ise öyle düşük ki :D
Keşfe çıkılıp sakladığım ne varsa bulunabilme olasılığı çok yüksek anlayacağınız...

Bakalım, birkaç seneye sağlam neyimiz kalacak :D



Neyse ki bazıları tamir edilebiliyor :D

Sevgiyle...

Survivor Kazananı Nihat Oldu...


Takip ediyor muydunuz bilmiyorum ama ben her sene olduğu gibi survivor'ı bu sene de soluksuz takip ettim. Aslına bakarsanız baştan birkaç bölümü izlemedim. Bu sene izlemeyeceğim dedim ama olmadı, yine başladım ve bitirdim :)

Bu seneki survivor çok farklıydı. 2010 senesinde survivor kızlar-erkeklerde birbirini önceden tanıyan arkadaşlar, nasıl da hırs ve farklı bazı kaygıları dolayısıyla birbirlerinin düşmanı haline gelmişlerdi. Geçen seneki survivor ünlüler - gönüllülerde ise ünlüler birbirlerini çiğ çiğ yiyeceklerdi nerdeyse :S Belki reyting kazandırmışlardı, yağımcıların belkş hoşuna gitmişti bu durum ama bence hiç hoş değildi tutumları.

Gelelim 2012 survivor ünlüler-gönüllüler'e.

Öyle güzel geçti ki bu program. Tam 3 ay adada kaldılar, çok aç kalanlar da oldu, bunalan da, sıkılan da.. Ama birkaç kişinin haricinde dalavere içşine giren olmadı ki o çürük elmalar da zaten elendi gitti. Sona çok güzel bir kadro kaldı.. Bakar mısınız finalde nası lda el ele dayanışma içinde girdiler.



Ve bu güzel kadrodan, finale Nihat Altınkaya ve Hasan kaldı. Biz babannemle - evet yanlış okumadınız, babannem de izliyordu ve hatta tam bir Nihat taraftarıydı - Nihat'ın kazanmasını istiyorduk. Hasan da iyiydi aslında oyunlarda ama Hasan'ın çok fazla hırslı olması açıkçası benim hoşuma gitmiyordu. Vee kazanan Nihat Altınkaya oldu...



Nihat sevincini eşi ve kızıyla birlikte yaşarken, bu sonucun da kızının kısmeti olduğunu belirtti. "Kız çocuğu kısmetiyle gelirmiş" diyerek, sanıyorum bazı erkek çocuk düşkünlerine de ders vermiş oldu.

Saadetleri daim olsun, sevgi ve hürmet içinde büyüsün bu güzel yavru..

Hasılı kelam, bu survivor hakikaten güzeldi...

Ve bir klasik haline gelen bölüme geçiyorum:


        Bu survivordan hangi dersler çıkarılır

  • Ne kadar zor durumda olursanız olun, karakterinizden taviz vermeyin.
  • Size kötülük yapana dahi iylik yapmaya, veya en azından kötülük yapmamaya gayret edin.
  • Ailenizi ve özellikle çocuklarınızı her fırsatta onure edin.
Geçen seneki survivordan çıkardığım dersleri görmek için buraya bakabilirsiniz...



Anneler Günü - Garipsin - İşte O Kadar

Anneler gününü önemseyen, seven, benimseyen herkesin anneler günü kutlu olsun diyorum öncelikle...

Bu başlık da nedir derseniz, tanıyanlar bilirler aslında, anneler günü benim için gayet sıradan bir pazardır. Daha önceleri anneme anneler günün kutlu olsun demişliğim bile yoktur, bir kere - sırf belki istiyor ama itiraf edemiyordur, içinde kalmasın babından -  diyecek oldum bana anneler gününün anlamsızlığından dem vurdu, zaten sanırım beni de bu anne yetiştirdiği için, bana da son derece anlamsız gelen bu günü ne kutlamayı severim, ne de benim anneler günümün kutlanmasını. Yani bana çok yavan gelir, böyle içi boş ama sonradan doldurulmaya çalışılan birşeymiş gibi...

Babaannem bizdeydi dün, aman Allah'ım bir görmeliydiniz. A'dan Z'ye kimler aramadı anneler günü için. Hayır itiraf ediyorum bu kadar sevilen biri olmak hakkaten güzel birşey ama anneler gününü bir bayram havasında, sanki dini ya da milli bir bayram kutlama havasında böyle zır zır öten telefonlar eşliğinde kutlanıyor olduğunu ben düne kadar pek de idrak edememiştim. Belki kızanlarınız, garip karşılayanlarınız olacak ama, anneler günü bana masum gelmiyor. Sanki biraz ekonomik canlanma olsun diye ortaya atılmış bir kavram gibi ülkemiz için. Çünkü bizim ülkemizde, göreneklerimizde annenin değeri zaten bilinir. Anne-baba aranır, hatta eş - dost -akrabanın bile en azından senede iki kez bayramlarda kapısı çalınır. Yani biz böyle bir millet iken, anneler gününün icadı bana dostane gelemiyor bir türlü. 

Vesselam...

Anne'nin Memuru İşçisi Olmaz!!!

Harun 3.5 aylık oldu. Doğum iznim hızla biterken aklıma binbir soru ve binbir düşünce takılıyor. Son günlerde beni en çok düşündüren ise, doğum sonrası beni ziyarete gelen bir arkadaşımın anlattıkları oldu. Onun da yeni bebeği oldu, Harun'dan birkaç ay büyük. Pek tabi işe de başladı bu arkadaşım. Süt verme, sağma saklama konularından konuşurken, zaten öğleden sonra hemen eve geliyorum dedi. Çünkü süt - yani emzirme - izinleri günde 3 saatmiş. Arkadaşım memur ve günde 3 saat süt izni var. Buraya kadar herşey harika.

Şimdi gelelim bu durum bizim - işçi annelerin - bulunduğumuz yerden nasıl görünüyor?

Biz işçilerin hala süt-emzirme- iznimiz günde 1.5 saat!

Hayır, aklım almıyor. "Anne" olmanın memuru işçisi nasıl oluyor? Biz işçi annelerin çocukları daha mı az süte ihtiyaç duyuyor? Benim aklım bu durumu almıyor. Aslına bakarsanız, Sağlık Bakanlığı'nın ısrarla ilk 6 ay sadece anne sütü demesini ve diğer yandan da doğum sonrası iznimizin çocuk 6 aylık olmadan bitmesini de anlayamıyorum. Bu da tezat değil mi? Birşeye "iyidir, doğrudur" deyip o konuda halkı teşvik edecekseniz, aynı zamanda bunun için altyapıyı da uygun hale getirebilmelisiniz. 

Lafı fazla uzatmadan, annenin memuru işçisi olmaz. Anne annedir, her çocuk eşit haklara sahip olabilmelidir. Lütfen bu durumu sosyal paylaşım ağlarından, bloglarınızdan sizler de duyurun arkadaşlar. İşletme körlüğü denen birşey vardır hani. Belki unutulmuş, göz ardı edilmiş bir konudur ama bu konunun bizler için önemini duyuralım. 

Sevgiyle kalın...

Not: Bu yazıyı nasıl zor şartlarda yazdığımı bilemezsiniz. Konuda adı geçen Harun bey kucağımda:) Artık sürç-i lisan varsa affola...

Anne Sütünü Artıran İçecek


Eminim sizler de benim gibi birçok şey duydunuz anne sütünü artırmanın yollarıyla ilgili. Ben özellikle Humana'nın çayını içtim bir süre ama çok da faydası olmadığı kanaatindeyim. geçenlerde bir tv programında İbrahim Saraçoğlu'ndan dinledim. Denedim, beğendim. Emziren tüm anneler, umarım sizin de işinize yarar.

Malzemeler:

- 1 bardak için - 
  • 8-9 adet kuru incir
  • Yarın litre su
 Hazırlanışı:

  • Yarım litre suyu bir tencereye koyup kaynamasını bekleyin.
  • Su kaynayınca, küçük küçük kesilmiş incirleri içine atın.
  • Tencerenin ağzı kapalı olarak 15 dakika kaynatın.
  • Elde ettiğiniz suyu için. 
Afiyetle...



Şairane Bir Hülya ve Düşündürdükleri



Kaç gündür bloggerı açıyorum, yeni yazı butonuna tıklıyorum ama elim yazmaya gitmiyor. Yeni denediğim tariflerim ve daha önce yaptığım el emeği paylaşmak istediklerim var, beklemedeler şimdilik. Zincirlerimi kıran ise Ahmet Turan Alkan'ın bugün gazetede yazdığı "Şairane Bir Hülya" yazısı oldu. İki çocuklu olunca zamanı iyi değerlendirmek, boş vakitleri verimli kullanabilmek şart. Ben de nokta atışı yaparak Ahmet Turan Alkan'ın yazdığı sayfayı açtım hemen. Geçen pazar yukarıdaki fotoğrafın düşündürdüklerini yazmıştı gazetenin ekinde. Ben de yazıyı okuyup, fotoğrafa bakıp öylece düşünmüştüm "ne kadar da haklı" diye. Fotoğraf, Adile Naşit'in o neşeli filmlerini hatırlatmıştı bana. Sanki sokakta çınlayan çocuk seslerini duydum bir an. Öyle saadetli geldi ki bana o hayat, özendim desem yeridir.
7 bloktan oluşan bir sitede oturuyorum. Her blokta zemini de sayarsak 14 kat var. Bu da demek oluyor ki 56 aile yaşıyor bir apartmanda. Yani biz bir blokta, küçük bir köyün nüfusunu taşıyoruz. Ama kaç daire birbirimizle tanışıyoruz?? Neden müstakil evlerdeki sıcaklıkları böyle yüksek katlı apartmanlarımızda yaşayamıyoruz? Ya da ben daha bu eve yeni taşınmışken, neden hemen bahçeli bir evin hayalini kurmaya başladım? Aç gözlülükten mi? 

Doğduğum, çocukluğumun geçtiği ev... Müstakil bir evde büyüdüm ben. Kendine yeter bir bahçesi vardı. Babamla harmanbiş denen o çamurdan yapılan fırınlardan yapmayı, kardeşimle kayısı ağacına kurduğumuz salıncakta gökyüzüne deymeye çalışırcasına sallanmalarımızı, annemin bahçeye kurduğu minik lunaparkı unutmam mümkün değil. Her evin kardanadamı kendi bahçesinde olurdu, ama birlikte yapardık.. İmece usulü. Yazın, çardaklar altına kurulan sedirlerde çay içmenin ve dahası ılık esen meltemin eşliğinde öğle uykusuna dalmanın keyfi başka hiçbir şeyde yoktu. Arkadaşlarımın kapımıza gelip bana seslenişleri hala kulağımda. Birlikte doyasıya bisiklete binerdik. Öyle ki güneş altında bisiklet sürmekten kapkara olurdu tenimiz :) Akşamları da oyuna devam ederdik. Akşam ezanında evde olmak kuralımızdı. Sonrasında yemeğini yiyen aileler bahçelerinde çaylarını yudumlarlardı. Çoğu kez bir bahçede toplanırdı büyükler. Biz çocuklarsa toplanılan evin önünde sokak lambasının altında cıvıldardık. Ne günlerdi heyhat! Herkes güvenirdi birbirine, evini çocuğunu emanet edebilirdi. Şivlilik toplamaya çıkardık birlikte, çelik-çomak oynardık. Seksek, uzun eşek.. Futbol maçı yapardık, misketlerimiz de vardı. gazoz kapaklarının içine çamur doldurur, birbirimizi ütmeye çalışırdık.

Şimdi biz, iki komşumla internetten tanıştık :) 
Şimdi biz, sabah kahvelerini çoktaan unuttuk...
Şimdi biz büyüyen konforlu gökdelenlerimizde yanlız yaşıyoruz sanki.. Eskiye kıyasla, gerçekten ıssızız...

İyi k iyazdın Ahmet Turan, iyi ki o güzel günleri hatırlattın bana.
Sağol varol...

Ha bu arada..
Müstakil ev yapmaya başlarsan sevgili Toki, ilk müşterin olmayı da gönülden diliyorum...
Toprakla uğraşabileceğim şirin bir evim olsun istiyorum. Konya'da arazi sorunu da olacağını düşünmüyorum, baksana Ahmet Turan yazmış, Hollanda'dan büyüğüz. Hadi ama, müstakil evleri bekliyoruz.. Ve senin başlatacağın  konutta değişim rüzgarını.. Saygılarımla Toki...

Foto buradan

2 Çocuklu Hayat



Leblebi...

oo piti piti..

Bir ağzıma, bir kasaya
İnşaat yapıyoruz
Kum yüklüyoruz kasaya etraf toz oluyor :)
Etrafımızda öyle çok inşaat var ki, böyle bir oyun oynamamız kaçınılmaz:)


İkisinin birlikte uyuduğu zamanlar ise, işte o an anneye kalan vakit oluyor.


En acilinden elime örgümü ya da bilgisayarımı alıyorum. Biraz değişiklik, oyun haricinde gerçek hayatla biraz bağlantı için:) Ha unutmadan, böyle zamanlarda gazete aboneliği çok işe yarıyor. Kesinlikle evinize her gün giren bir gazeteniz olsun bence.


                                     

İçeceklerimi de yanıma almışsam, deymeyin keyfime :)
Ha bu arada, çocuklarla bolca vakit geçirdiğim, bardaklarımdan çok belli oluyor mu ne dersiniz :))

2 çocukla hayat...
Anlatılmaz yaşanır gibi birşey

Yazdım yazdım sildim ben, anlatamadım.
Aslında iki çocuklu hayat
İşte anlatılmaz yaşanır gibi birşey :)



Kirlenmek Güzel Midir?


Desen çizme merakımız var bu aralar.
Keçe kalemlar, pasteller ve en son olarak da tebeşirlerle :)


Neyse ki silinebilir mekanları tercih ediyoruz sürekli:)
Yoksa halimiz ne olurdu bilemiyorum:))


Temizliği bir ıslak mendile bakıyor
Bu sayede temizlik yapmayı da oyun haline getirmiş oluyoruz ya, daha ne olsun :)
Kirlenmek, gerçekten güzeldir:))

Akıp Gidiyorsun Sanki Avuçlarımızdan...



Ne kolay, ne çabuk, ne hızlı...
Hiç yorulmuyorsun sanki
Dur durak bilmiyorsun...
Vazifeni unutmuyorsun, ertelemiyor, üşenmiyorsun...
Hep çalışıyorsun, uyumuyorsun, beklemiyorsun...
Bizleri unutmuyorsun, biz seni unutsak da

32. hafta..
Saymaya başlayınca anlıyor insan senin ilerlediğini
Bazen saçına düşen aklardan, bazen gözünün altındaki kırışıklardan
Bazen, beklenenin geleceği zamanı geriye saymaktan.
Ama hep hesap yaparken anlıyoruz geçip gittiğini...

Zaman;
Hep güzellikleri getirerek git olmaz mı?
 

Hamilelerle/Annelerle/Lohusalarla ve bilimum başka kişiyle "Konuşma Kılavuzu"

Yazasım var...
Bir kitap yazasım var hem de...
Bir zamanlar bir giriş yapmıştım hani, daha da yazasım var...
"Konuşmak" ile ilgili...
Hani konuşmak sanattır derler ya, hakikaten öyle.
Şu sıralar daha bir anlar oldum bu cümleyi...
Lafın 40 boğumdan geçerek, 40 kez düşünüp bir kez söylenmesi gerektiğini...
Hani hassas olduğum bir dönem mi diyeceğim ama, baktım nurturiadaki arkadaşların birçoğu hemfikir
Öyle ki herkesin böyle bir anısı olmuş hayatında, herkesin anatacakları var.
Bloğa yazayım da en azından bundan sonra en azından "hassas" dönemlerde ve "hassas" konularda düşünerek konuşsun insanlar.
Lafı uzatmadan, kılavuza maddeler eklemeye başlıyorum.
Sizler de eklemek istediklerinizi yorumlarda belirtirseniz, hemen yazıyı editleyip eklerim.



Hamileleri bunaltan cümleler:
  • Aa pek kilo almışsın!
  • İkinci için erken değil mi? wallahi büyük cesaret!
  • Aaa ikinci kız/erkek olsaymış bari.
  • Doğum yakın mı?
  • Pek pörsümüşsün 
  • Çok şişmişsin
  • Şimdi yine iyi, karnında usluca duruyor. Doğumdan sonra görecem ben seni
  • Kim bakacak? Çalışırken zor olmayacak mı?
  • Bence hamilelik arkasına yatıp duygusalım diyorsun, hiç öyle birşey olduğunu düşünmüyorum.
Anneleri/Lohusaları bunaltan cümleler:
  • Neden uyumuyor?
  • Çok zayıf değil mi?
  • Aaa daha konuşmadı mı?
  • Yürümeye de pek geç kalmış!
  • Dişleri bizimkinin çok erken çıkmıştı, gecikmiş sizinki
  • Yok, sen bu çocuğu besleyememişsin.
  • Ne kadar süre emzirdin?
  • Üşür bu çocuk, çorap giydir bence
  • Amann, ne olacak şeker/çikolata ver yesin. Bu kadar kasma kendini
  • İkinciyi düşünmüyor musunuz? arasını fazla açmayın zor olur birlikte büyüsünler işte.
  • Aaa kocaman çocuk hala emzik mi emiyor?
  • Sütün gelmedi/yeterli değil heralde, aç bu çocuk
  • Normal mi, sezeryan mi?
  • Hala geceleri biberondan süt mi içiyor, cık cık cık olacak iş değil.
  • Çok yüz vermişsiniz siz buna
  • Edit:
  • Oğlun yok mu?
  • Sütün yaramıyor heralde
  • Kendını besleme cocugu yedır bır lokma kalmış
 Biz konuşan bir milletiz, sürekli konuşuyoruz. Nerde ve kiminle olduğumuza bakmadan ahkam kesiyor, kendimizi alim sanıyoruz. Keşke konuştuğumuzun yarısı kadar düşünsek, idrak ederek konuşsak. Karşımızdakinin yerine kendimizi koysak önce.

Ha ben özetle şöyle diyeyim size:

Düşünerek konuşun
İncitmeden konuşun
Kendinizi o kişinin yerine koyarak konuşun
Kısacası...

Ya hayır söyleyin, ya da SUSUN


NOT:

Aslında çok kapsamlı yazılacak şeyler var:

Sınava girenlere... Kaç puan aldın?
Bekarlara..... Ne zaman evleneceksin?
Yeni evlilere... Çocuk var mı?
Tek çocuğu olanlara?... İkinciyi düşünmüyor musunuz?

bla bla bla...

Bu şarkı burada bitmez :))


anneysen.com da yazmaya başladım

Merhaba arkadaşlar;

Artık Anneysen.com'da da yazmaya başladım. 

Profilime buradan, eklediğim ilk yazıma ( anne sütü sağma ve saklama ) buradan ulaşabilirsiniz.

Sevgiyle kalın...


Geçmişe Kısa Bir Bakış

Bu şarkıyı yıllar sonra tekrar dinlememe vesile olan,
Ve hatta ard arda bana söyletip dilimin damağımın kurumasına vesile olan :) minik kaşifim...
Sağol...

Sizin çocuklarınız da eminim çok sevecekler bu şarkıyı...

Çocuklarınızla Arkadaş Olmayın... Üstün Dökmen'den

Çok beğendim, paylaşmak istedim:


Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Üstün Dökmen, çocuk ve anne baba ilişkilerinde bugüne kadar doğru bilinenlerin yanlış olduğunu ileri sürerek, "Çocuklarınızla arkadaş olmayın" dedi.

Özel Bursa Kültür Okulları tarafından Fethiye Kültür Merkezi’nde düzenlenen seminerde konuşan Prof. Dr. Üstün Dökmen, aile ve okulda kaliteli iletişim için yapılması gerekenleri anlattı. Dökmen, okul ve meslek seçerken çocukların kişilik özellikleri ve akademik becerileri ile kabiliyetlerinin dikkati alınmasını tavsiye etti. Çocukların duygularına saygı göstermek gerektiğini ifade eden Dökmen, çocuklara yaşına uygun sorumluluk verilmesi gerektiğini vurguladı.

"YANLIŞ DÜŞÜNCEYE SAYGI DUYULMAZ"

"Birbirimizin düşüncelerine saygılı olmalıyız" anlayışının yanlış olduğunu savunan Prof. Dr. Üstün Dökmen, "Karşı tarafın söyledikleri yanlış ise bu onun düşüncesidir. Yanlış şeye saygı duyulmaz. Sadece onun kişiliğine saygı duyarım. Çocuğunuzun, eşinizin ve arkadaşlarınızın tasvip etmediğiniz davranışlarını eleştirin. Kişilerin düşüncelerine ve davranışlarına itiraz edin ancak duygularına saygı duyun" şeklinde konuştu.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de insanların bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduklarının altını çizen Prof Dr. Üstün Dökmen, "İnsanlarda az hata, çok fikir var. Okumak için iki eli bir araya gelmeyen ülkenin iki yakası da bir araya gelmez. Alimine ve muallimine saygı göstermeyen toplumların ise geleceği olamaz" dedi.

Anne ve babalara, "Çocuğunuzla arkadaş olmayın" diyen Dökmen, "Arkadaş değil ana-baba olun. Arkadaşlıkta eşitlik var. Oysa siz onunla eşit değilsiniz, anne-babasısınız. Çocuğunuzla arkadaş olmayın. Etkili anne baba olun. Onu dinleyin. Nasihatçi değil, refakatçi olun. Çocuğunuzun hayatı boyunca pek çok arkadaşı olacak. Bırakın bir tane anne ve babası olsun" diye konuştu.

"DENGELİ OLUN"

Hayatın denge üzerine kurulduğunu belirten Üstün Dökmen, hayatı dengeli olmayan anne-babaların çocuklarının üstüne çok fazla düştüklerine dikkat çekerek, "Çocuğun üstüne düşmeyin, onunla ilgilenin. Hayatın her alanında dengeli yaşamak gerekir. Aksi takdirde harcanmayan enerjiyi çocuğa yöneltiyorsunuz. İş çok önemli olabilir ama hayatın geri kalan alanları da çok önemli" ifadelerini kaydetti.

Ailelerin çocuklarına küçük yaşta sorumluluk vermeleri gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Üstün Dökmen, "Çocuklarınıza giyinme sorumluluğu verin, yemek yeme sorumluluğu verin. Bir kaşığı ağzına yerleştiremeyen çocuk hayatta ne yapacak? Bazı konularda da seçim hürriyeti verin. Seçim yapmak zordur. Bazı şeyleri yaşayarak öğrenmesine izin verin. Çocuğunuza yapacağı şeyleri sufle etmeyin. Çocuğa istediğiniz kadar karışın ama bilmelisiniz ki en önemli anlarda yanında olamayacaksınız. OKS ya da ÖSS sınavına girerken, evlilik gecesinde ya da doğum sırasında isteseniz de yanında olamayacaksınız. ’Nereye gittiğini bilen insanlara dünya çekilip yol verir’ diye bir söz vardır. Biz de nereye gittiğini bilen çocuklar yetiştirelim" tavsiyelerinde bulundu.

















İyi Doğuyoruz, Sonra Ne Oluyoruz?

Sabah işe gelirken, ağaçlara baktım boncuk gibi çiçek açmışlar. Hem öyle güzel kokuyorlardı ki sabah neşesi oldular çok şükür. Evet dedim, bahar geldi. Nisan yağmurları da başladı Konya'da. Gerçi benim çocukluğumda kırk ikindi yağmurları yağardı. Çocukluk, Nisan ayı bir bitse de yağmur dinse dışarı çıkıp doyasıya oynasak derdim. Hele yaz yağmurları yok mu? Tam oyunun en güzel yerinde burnumuza düşen iki damla :) Aman derdik gerisi gelmese de devam etsek oyuna.

Çocukluk işte...

Oyun vardı hayatımızda sadece. Büyüdükçe o yağmurun bir damlaısnın bile kıymetini anlıyor insan. Kuraklık, küresel ısınma, ozon tabakasındaki delik, Fukuşima'daki nükleer tehlike, mevsimlerin yer değiştirmesi, dünyanın başkalaşması ve adeta bir zombiye dönüşmesi...

Erken çıkmışım evden bugün, biraz oturdum otogarda servis gelene kadar, bir tost yedim. Bir dede geçti işte tam o sırada. Beyaz temiz sakallı, tertemiz ve sade giyimli, görmüş geçirmiş ve tabir yerindeyse değirmende saçlarını ağartmış bir dedeye benziyordu. Düşündüm, temiz bir dünyaydı sanki eskiden yaşadığımız. Ya biz duymuyorduk, ya da hakkaten çok azdı kötülükler. Kimse kimsenin tavuğuna "kışt" demiyordu. Güvendeydik, güvenirdik, bilirdik güvenmeyi. Art niyet aramazdık hiçbir şeyde. Kötü düşünmezdik. Hepimiz böyleydik sanki eskilerde. Daha bir tazeydi, daha bir diriydi yaşadığımız dünya.

İşte sabahki dede, bana o 3 meleği hatırlattı. Sonra 9 yaşındaki o çocuğu ve daha nicelerini. Henüz dünyayı sadece oyun sanan meleklerdi onlar. Başka şeyden haberleri yoktu. Oyun oynamak, şeker toplamak, çizgifilm izlemekti hayat onlar için... Evet, öyleydi ama çok erken öğrendiler onlar ölümü... Çok geç duydum ben, haberlerden izole ettim kendimi ne zamandır. Ne dinliyorum ne okuyorum. Dedim ya çok nadir. Bu çocukları da geç öğrendim, öğrenmeseydim... Öğreneceğim böyle olaylar olmasaydı, yaşanmasaydı. Biz yine güvenebiliyor olsaydık birbirimize. Yine sevebiliyor, yardım edebiliyor, paylaşabiliyor, gülümseyebiliyor olsaydık birbirimize. Biz yine eskisi gibi kapı kapı dolaşıp şeker toplayabiliyor olsaydık şivliliklerde... Yanımızdan geçen herkesi potansiyel suçlu görecek kadar yitirmeseydik güvenimizi.

Biz yine, sabah gördüğümüz çiçeklerle sevinseydik sadece. Ardından gördüğümüz temiz bir insan, kötülerin de var olduğunu hatırlatmasaydı keşke...


***Ev yapımı kumpir paylaşacakken, bunlar döküldü birden. Hiç yazmaya elim varmamıştı, ama o dede, sabah sabah iyilerin de olduğunu hatırlattı.

Selam olsun iyilere ve iyi kalabilenlere...

Honey-bana Balparmak



Birgün kargocu geldi, elinde bir paket. Baktım oyuncak hikayesinin fotolarının olduğu bir kutu. Şaşırdım önce, baktım balparmaktan geliyor. Açtım hemen içinden işte bu şirin bal tüpleri çıktı. Her birinde farklı bir çizgifilm kahramanı.

Şimdi düşünüyorum da, bizim zamanımızda tüplerin içinde çikolatalar vardı. Nasıl da severdim onları hüpletmeyi :) Ama çikolata işte sonucunda, yararı tartışılır da zararı ortada:) Ama bu tüpler öyle mi? Hem yararlı, hem de çocukların ilgisini çekecek şekilde tasarlanmış. En sevilen çizgifilm karakterleri tüplerin üzerinde. Çocuğunuzun beslenme çantasına her gün bir tane atın, seve seve yesin, güzelce beslensin.

Teşekkürler Balparmak, bize bugüzel ürünü böylesine güzel bir şekilde sunduğun, çocuklarımızın  ilgisini çektiğin için. 

Nasıl ki tahin-pekmez'i desteklemiştim, yaşasın honey-bana diyorum şimdi de. Doğal olan herşeyin yanındayım...

Çocuk Olmak, Yaramazlık Yapmaktır


Henüz çocuk sahibi değilken, eski evimizde üst kata bir kiracı gelmişti.
Hiç tanışmadık gerçi, ama biliyordum birkaç çocuğu olduğunu...
Bilyeyi bir yuvarlardı çocuklar odanın başından sonuna kadar tıkır tıkır giderdi, duyardım sesini...
Bazen daha da kalabalıklaşırlardı, farkederdim.
Sanırım misafirleri gelirdi, çocuklu misafirleri...
İşte o zaman salondan başlar yatak odasına kadar koşarlardı patır patır, duyardım seslerini...
Kızardım içinden, anneleri ne yapıyor bunların diye...
Annem ki, alt komşumuz rahatsız olacak diye kapıları yavaş örtmemizi söylerdi hep, yavaş ve yumuşak adımlarla yürümemizi...
Ama biz apartman hayatına geçtiğimizde ben 9 yaşındaydım, anlardım, kabul eder itaat ederdim zaman zaman çocukluklar yapsak da kardeşimle.
Zaman zaman iskandinav koltuklarımızın minderlerini yan yana dizip kendimize ev yaksak da,
üst üste dizdiğimiz minderlere koşarak "hooop" atlasak da, zaman zaman olurdu işte bu kudurukluklar:)
Akşam büyükbabamın pür dikkat dinlediği "8" ajansları başlayınca, yemek masamızın altına girer, sıkıntı içinde "off bitse şu ajans denen şey" derdim.
Zira seçeneğimiz de yoktu TRT1'den başka...
Çizgi film izlemezdik biz, oynardık, koşardık, eğlenirdik arkadaşlarımızla özgürce mahallemizin sokaklarında...
Ne bileyim, zaman içinde unuttum belki çocuk olmak ne demektir
Nasıl da durduramazdık oynarken kendimizi, nasıl da oyunun haricinde herşeye kulak tıkadığımızı...
Dedim ya, unutmuştum sanırım "çocuk olmayı" ben...



Bir zamanlar, üst komşumun çocuklarına söylenirdim içimden ne çok gürültü yapıyorlar diye
"Hiç saygılı değiller!" derdim...
Şimdi, alt komşumdan "hoşgörü" diliyorum:)
Çocuk olmak neymiş, oğlumla birlikte yeniden hatırladım...


Sırada Ne Var?



Sıra parkelerdedir...
Anne merak etmektedir...
Bundan sonra sırada neresi var boyanacak? :)

30'undan Sonra Geri Saymak :)

Bugün iş arkdaşlarımdan biri oğlunu yanında getirmiş. Şirin, pofuduk yanaklı bir çocuk. Konuştuk biraz. Bir arkadaşımız sordu:

- Kaç yaşındasın sen?
- 7.5

Buçuğu da var :)

Babası hemen atıldı ordan:

- Oğlum, sen de çok büyüttün. 6 yaşındasın daha...

Ee çok normal değil mi bu yaşlarda yaşı büyütmek:)
30'undan sonra geri sayacak nasıl olsa :)))


Çanakkale'nin Minik Kahramanları, Ellerinizden Öpüyorum...


Dün internet bağlantımız yoktu, akşama kadar sanki dünyadan bihaber kaldık. Öyle alışmışız ki bu sanal ortama, zira sanal dünyada gerçek dostlarımız var bizleri okuyan ve bizim okuduklarımız. Çanakkale Şehitleri ile ilgili yazacaktım oysa, çocuk yaşta cepheye gidenlerden bahsedecektim. Bir gece önce ( 17 mart ) otobüs durağında bir foroğraf gördüm. Yaşları 12-12 var yok. Ellerinde silah, yeşil asker giysisi giymişler.

Çocuklar, ama yürekleri büyümüş. Oyun oynama çağında, annesine nazlanma çağında, belki kanının deli deli aktığı, isyan edip kendi varlığını kabul ettirme çağında. Ergen olma yolunda birkaç çocuk. Elleri silah tutuyor. Belki köyünü özlemiş, annesinin kucağını, varsa sevdiğinin gözlerine bakmay özlemiş minik yavrular... Önce üzüldüm, sonra gururlandım. Bu milletin büyüğü küçüğü aynı aşkla seviyor dedim bu toprakları. Canını verecek kadar sevmek, bu olsa gerek...

Onlara olan borcumuzu ne yapsak ödeyemeyiz. Ana hakkı gibi borçluyuz onlara. Bugün başımızı semaya kaldırdığımızda içimize bir ümit, bir sevinç, bir ferahlık geliyorsa, vesilemiz onlardır.

Ve bugün, Yılmaz Özdil'in konuyla ilgili yazısını okuyunca kanım dondu resmen...
Diyor ki Yılmaz Özdil.
Bu seneki Çanakkale Anma Töreni bana 200 liraya mal oldu.
O parayı nerede mi harcamış?
Tahmin edin...

?!?!???!!!!

Köylüler savaştan kalan kafatası, mermi, şarapnel vb. bulduklarını satıyorlarmış!!!
Ne denir ki böyle bir durumda? Ne denir ki?
Yılmaz Özdil birkaç parça satın almış ve deniz kenarına gidip Fatiha okuyacak o parçaları denize bırakmış...
Ne diyeceğimi bilmediğimden ben de şehitlerimizin ruhu için bir Fatiha gönderdim az önce.
Bu işi yapan, bu işten para kazanan, sıfatını tarif edecek kelime bulamadığım o adamları ise, Yaradan'a havale ettim...

Sevgiyle ve duayla kalın...




Unuttuklarımızı Hatırlamak

Çocuk olmak;


 Korkusuz olabilmektir aslında;


 Kuralları boşa çıkarmak, yeniden boyanmaktır.
Ve boyamaktır aslında hayatı kendi tatlılığıyla...


 Elindekiyle mutlu olmak, eğlenmek ve eğlendirmektir.


 Aldırış etmeden kim ne der diye, ıslanabilmektir çocuk olmak...


İçinden geldiği gibi, samimi davranabilmektir çocuk olmak.
Olduğu gibi,
İçten;
Doğal olabilmektir...


 Fırsatları değerlendirebilmektir çoğu kez çocuk olmak.
Şartlara çabuk uyum sağlayabilmektir.
Sorgulamadan kabulleniştir belki de...


Çocuk olmak, temizlik, saflık, iyi niyettir.
Varolmaktır çocuk olmak...
Varolduğunu, yaşadığını hissedebilmektir...
İnsan olabilmektir...


Omuzundaki yükü görmezden gelebilmek, 
hayatın getirdiğine "amenna" diyecek kadar güçlü olabilmektir aslında.


Bardağın hep dolu tarafını görebilmektir çocuk olmak...
 

 Hayatın tek renk olmadığını farkedebilmek,
Siyahın ardından kırmızının, beyazın, pembenin veya yeşilin gelebileceğini bilerek ümitle bekleyebilmektir...


 Ve en önemlisi belki de;

Çocuk olmak;
Paylaşabilmek
Yaşayabilmek
Sevebilmektir.
Güzel olan herşeyde vardır çocuk olmak...

Çocuk olmak, unuttuklarımızı tekrar hatırlayabilmektir.



Hepimiz bir zamanlar çocuktuk.
Onlar gibi temiz, iyi niyetli ve mutluyduk.
                                                     Unuttuysak, hatırlamamız dileğiyle...


Related Posts with Thumbnails